27 Şubat 1912de Hindistanda doğan Lawrence Durrell, şairliğinin yanı sıra İngiliz romanının önde gelen temsilcilerinden biriydi. Atina, Kahire, İskenderiye, Belgrat, Yunanistan ve Arjantin’in yanı sıra Kıbrıs’ta da görev yaptığından, yapıtlarıyla kişiliği üzerinde durmaya değer bir kişiliktir. İlkin bağımsız bir kişi olarak Kıbrıs’a gelip Bellapais köyüne yerleşmiş ve yaşamının önemli bir kısmını burada geçirmiştir.

Kıbrıs’ta kaldığı süreler içinde bir dizi farklı işte çalışmış, adada kalışının son iki yılında ise Kıbrıs hükumetinde memur olarak görev yapmıştır. Yayınladığı birçok şiir, roman ve inceleme kitabı vardır. 1957 yılında İngilizce olarak yayınladığı ‘Bitter lemons’ adlı kitabı Kıbrıs ile ilgilidir.

Durell’in Kitabı “Bitter Lemons of Cyprus”(Kıbrıs’ın Acı Limonları)

Acı Limonlar adlı kitabında Lawrence Durrell, yıllardır barış içinde bir arada yaşamış iki halkın nasıl birbirine düşman hale getirildiğini, 1950’lerin sonlarında başlatılan bu sürtüşmenin günümüzde hala çözülemeyen Kıbrıs probleminin nasıl ortaya çıktığını gözler önüne seren detaylara ve yorumlara değinmiştir. Durrel, yaşadığı süre içinde bu olaylar yüzünden cennet Kıbrıs’ın nasıl bir cehennem adasına döndüğünü anlatıyor.

Durell’in Kitabındaki Yaklaşımı

Durrel’in kitabındaki ön sözden anlaşıldığına kitabını göre kendini siyasetsen uzak ve olayları tarafsız bir bakış açısıyla yazısıyla yazmıştır. Ön söz şöyle: “Siyasal bir kitap değil bu, yalnızca 1953-1956 arasında Kıbrıs’ta yaşanan zor yıllar sırasında adaya hakim olan atmosferi, ruh hallerini yansıtmayı amaçlayan, biraz izlenimci bir çalışma. Hiçbir resmi kimliğim olmadan adaya gittim ve Yunan köyü Bellapaix’e yerleştim.

Oraya yerleşmemden sonraki olaylara, bu kitabın sayfalarında anlatıldığı gibi, mümkün olduğunca, benim öteki konuksever köylü hemşirelerimin gözüyle bakmaya çalıştım. Bu kitabın Kıbrıs köylülerinin ve adanın doğal görünümünün onuruna dikilmiş, pek de önemsiz olmayan bir anıt olduğunu düşünmeyi çok isterim. Bu kitapla birlikte ada üçlemesi tamamlanmış oluyor (Durrel 11).

Durrel, Kıbrıs adasına gelirken hayalinde olan Kıbrıs’ı şöyle tanımlıyordu:

“Farklı istilalarla tahrip olmuş, hırpalanmış bir ada, anıt üzerine anıt biriktirmiş. Kralların ve imparatorlukların çekişmeleri yüzünden kanla lekelenmiş, camiler, katedraller, kalelerle doğal görünümü kaç kez canından usandırılmış, kaç kez yeniden can bulmuş. Tarihlerin ve kültürlerin gelgitleri içinde, Aryan ırkıyla Sami ırkının, Hristiyanlarla Müslümanların kaç kez ölümüne kapıştıkları ani bir patlama noktası olmuş. Aziz Paulus, Baf’lıların karşısında ağır bir yenilgiye uğramış. Antonius adayı armağan olarak Kleopatra’ya vermiş.” (s 21).

Durell’in Kıbrıs’ta yaşadığ Evi

Durrel, zarif Bellapaix (Bellapais) Gotik Kilisesinin egzotik ve kutsal havasının etkisiyle yerleşeceği bölgeyi Sabri Tahir’in yardımları ile seçer. Yazarın evi, kutu biçiminde, büyük bir Kıbrıs Türk evidir. Ev, eski tarz kapı aynalarıyla harika bir güzelliğe sahip, pencereleri desenli tahta pervazlarla süslü bir evdir.

Bellapais manastırı hakkında söyledikleri:

Adı Barış. Limanın yükseklerinde, ormanların içine yuvalanmış bu yere Anglo-Norman inşaat ustaları Barış adını vermişler. Barış Manastırı Clolture de la Paix; çok güzel, rahatlatıcı bir ad, davetsiz konuk Kıbrıslılar bunu bozup Delapays yapmışlar, onların Venedikli efendileri de Bellapaese. Burada, kibar batılı erkekler ve sofu kadınlar yüzyıllarca huzur bulmuşlar” (s. 81).

Tembellik ağacı

Köydeki Tembellik Ağacı yazarın ilgisini çok çeker ve ağaçtan şöyle bahseder: “Gölgesinin bile insanın çalışma gücünü zayıflatan” bu ağacın müdavimleri, zamanın varlık sahibi olanlardır. Toprak sahibi olan bu insanların tüm işleri kahve içip iskambil oynamaktır.”

Kıbrıs’ın Hristiyan geçmişinden bahsediyor

Durrel, adada 107 azizin bulunduğunu ve ayrıca 315 yabancı azizin de adada gömülü olduğunu söyler.

Aziz Hilarion efsanesinden şöyle bahsediyor: “Estienne de Lusignan sırf bizim aklımızı karıştırmak için şatonun başlangıçta aşk tanrısı Cupid için inşa edildiğini söylüyor; şeytanlar, temiz olmayan ruhlar, onun uyduları, orada ikamet etmekteymiş. Aziz Hilarion’un erdemi onları oradan kaçırtmış. Aşk Tanrısı tapmanın yerini o aziz tapma almış. Ben haçlıların verdiği adı yeğliyorum, Dieudamour.” (s.115)  Burçların doğasını aktarırken kullandığı tanımlama da ilginçtir: “Tuhaf tadlar karışımı; İncil, Anadolu, Yunanistan” (s.115)

Adadaki ağaçlar ve mitolojilerine değiniyor:

“Ağaçların sahipleri. Meşe ağacı Zeus’a aittir. “Yediğiniz kozalaklar bilgiydi. Palmiyenin sahibi Hermes’ti, daha sonra Apollon hem palmiyenin hem de defnenin sahibi oldu. İncir ağacı Demeter’e aitti; Baküs’ün kutsal organı o ağaçtan yapılmaydı. Firavun inciri Mısırlılar için Hayat Ağacıydı. Çam ağacı Kibele’ye aitti. Karakavak ve söğüt özellikle kış dönümüyle bağlantılıydı, bu yüzden de Pluton ve Persofone’yle; ama akkavak, kendisini yeraltı dünyasından alıp getiren Herkül’ün ağacı olduğu iddiasındaydı. Dut ve mandalina ağaçları için bir şey bulamadım…”(s. 116).

Kıbrıs İnsanı için şöyle bahseder:

“Kıbrıs insanının özellikleri. Anadolu onlara uykuyu bulaştırmıştır. Kıta Yunanlarına göre daha yumuşak, daha az gürültücü ve çok daha dürüsttürler. Eskiler uykuculukları yüzünden “Kıbrıs öküzü” lafını türetmişler. Toplumsal davranış tarzlarının incelikli ve eski usul olduğunu görüyorum, acelesiz, zarif”. 

Durell, adanın siyası geçmişinden şöyle bahseder:

Osmanlı yönetiminde Kıbrıslılar açık bir oy çoğunluğuna sahipti. İngiliz yönetiminde Kıbrıslılar Hıristiyanları da Müslümanları da sayarsak yedide iki azınlık durumundalar… Osmanlı yönetiminde halkın temsilcileri oy çoğunluğuna sahipti. İngiliz yönetiminde halkın temsilcileri yönetimden tamamen dışlandı. İngiliz halkı kendilerini ilgilendiren konularda ne kadar söz sahibiyse, eskiden Kıbrıslılar da öyleydi. Şimdi Rusya’daki köle kalabalıkları kadar çaresizler…” (s.126).

Osmanlı döneminin halkın oylarıyla katkıda ve yönlendirmelerde bulunduğu sistematiği, yüzyıllarca sürmüş barışın kaynağını da göstermektedir. Rum kültürünün zayıflamış Hellenizmden ve Yakındoğu etkilerinden aktarılmış ögelerin toplamından başka bir şey olmadığını yazmıştır.

Türklerin onları yönetimde serbest bırakmaları ile değişkenlikler görülmesine karşın eskinin belli ölçülerde yaşatıldığını belirtmektedir. Venedik’in katı askeri baskısı altında ezilmiş olan pek çok Kıbrıs köylüsünün Türkleri iyi karşıladığını anlatır. Türk yönetiminde adada köleliğin kalktığını, halkın belli bir ölçüde yerel özerklikten yararlandığını söyler (s.134).

1670’lerden sonra adada Ortodoks kilisesi Başpiskoposunun iktidar ve otorite açısından güçlendirilmesi, dengeleri bozar; 1804’te Başpiskopas’a yönelik isyan bastırılır. Ancak hakça sayılabilecek düzenin sarsılmasıyla birlikte Enosis düşüncesi ve eylemleri de tohum vermeye başlar.

Atina Radyosu’nun sürekli olarak “Özgürlük ancak kanla kazanılır” çığlıkları ile Lefkoşa’da 13 Türk ve Ermeni’nin öldürülmesi olayların tırmandığı noktadır.

Başpiskoposluğu yakmaya giden bir grup Türk’e Sabri Tahir engel olur. Ancak Durrel’in ifadesiyle “Türklerin ve Yunanların yüreklerinde gömülü olan ve her iki tarafın da öldüğünü düşündükleri o eski barbarca düşmanlık duygusu bir anda alevlenir” (s.222).

Durrel, siyasal gelişmeler ve İngiliz karşıtı olaylar karşısında oldukça tarafsız, hatta yeri geldiğinde İngiliz yönetimini de eleştirip insanı temel alan değerlendirmeler de  bulunmuştur.

Karanlık bir gecede izlenme olayından sonra Durrel,  çok rahatsız olmuş ve artık adadan gitmesi gerektiğini fark etmiştir.

Bellapais’teki “Gotik sıradağlara” sırtını vermiş evinden Girne kıyılarını ve boz bulanık Torosları hüzünle izlerken, Kıbrıs yaşantısının çeşitli dönemlerini yansıtan objelerle doldurduğu sepetini komşularının çöpe atmalarını ister. Bu istem,  sürecin silinme isteği midir, ya da kitapta bir kaç kez vurguladığı Kıbrıs aşkının kan ve kinle noktalanması mıdır, bilinmez… Veda günü “hiç kimse el sallamaz, gülümsemez” (s. 273).

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here